Diğer Yazı Başlıkları

KOÇ VE AT ŞEKİLLİ MEZAR TAŞLARI(Erdal İnan SEVİN)

Koç ve at şeklindeki mezar taşları, Türk kültür ve sanat tarihinde, dikkat çeken eserler olarak karşımıza çıkmaktadır. Genel olarak Arap coğrafyasında ki mezar yapılarında süsün, gösterişin ve çeşitli heykellerin yapılmasına karşı olan tutumu rağmen, İslamiyet sonrası Türk boylarının hâkimiyet sürdürdükleri alanlarda yer alan insan ve hayvan tasvirli mezar taşlarının varlığı bizi ister istemez İslamiyet öncesi Orta Asya kültür ortamına götürmektedir.  

Tarih boyunca kurulan konar-göçer Türk devletlerinin sosyo-ekonomik yapısı itibariyle hayvancılık üzerine kurdukları ve bilim adamlarınca göçebe veya atlı nomadlar kültürü olarak da tanımlanan ‘bozkır kültüründe’ hayvanlar toplumun hayat şartlarını ve varoluşunu belirleyen temel bir araç olarak yerini almıştır. Bu üslubun ortaya çıkmasında insanların tabiat üstü kuvvetlere karşı olan eğilimleri kadar (korku, saygı, büyü, sihir vb.) bozkır hayatının getirdiği konar-göçerlilik ve bunun sonucunda ortaya çıkan hayvan besleyiciliği (çobanlık) ile bu hayat tarzının gerekli kıldığı ekonomik faaliyetler de önemli rol oynamıştır. Bu toplumsal anlayış sanata da yansıyarak çok geniş bir alanda her türlü maddi kültür kalıntısında yer alan hayvan ve hayvan mücadelelerini yansıtan bir hayvan üslubunun doğuşuna zemin hazırlamıştır.

Mezarlar üzerine at heykellerinin yapımının kökeninde; İslamiyet öncesi Orta Asya coğrafyasında ölen kişinin öbür dünyada tekrar dirilerek, yapacağı yolculukta atını kullanması için atı ile birlikte gömüldüğü bir ölü gömme geleneğinin yattığı belirtilir.

Bunun yanında, İslamiyet öncesi Türk boylarında yoğ/yuğ adı verilen cenaze törenlerinde, Kök Türkler’in ölenin akrabasından her biri koç/koyun ve at gibi hayvanları kurban ederek, cesedini ölünün bulunduğu çadırın önüne getirirlerdi. Ölünün külleri gömüldükten sonra üzerine taşlar yığılarak bir höyük yapılır, kurban edilen at, koyun ve koç başları da höyüğün önüne dikilen bir direğe asılırdı. Daha sonraki dönemlerde Oğuz boylarında (IX. yüzyılda) at ile ilgili ölü gömme geleneklerinde daha farklı uygulamalara rastlanmıştır. Örneğin ölen kişinin servetine göre at keserek etinin yendiği, başını, derisi, ayaklarını ve kuyruğunu sırıklara asarak, cennete gideceklerine inanmışlardır. Benzer uygulamalar Anadolu’daki Türkmen mezarlarında da görülür. Bu mezarların baş kısmında koç boynuzu yer almaktadır.

Kimi araştırmacılar tarafından Türk boyları arasında koçun bir totem(ongun) olduğu ifade edilmiştir. Azerbaycan’da, koç bolluk ve bereket sembolü olarak kabul edilerek, çeşitli kurban merasimlerinde, kesilen hayvanın kanı koyun heykelline doğru serpiştirilerek bolluk ve bereket istenci ortaya koyulmuştur. Yine aynı bölgede çocuğu olmayan kadınların bu heykellerin altından geçerek çocuklarının olacağına dair inanışları yakın zamana kadar sürdürdüğü ifade edilir. Totem inanışı XIX-XX.yüzyıllar arasında Sibirya, Altay bölgelerinde de sürdürülerek, halkın totemlerin Lekan ismini verdikleri heykellerini yaparak bunlara tapındıkları belirtilmektedir.

Ancak yukarıda belirtilen görüşlere karşın, Türklerde totem inanışını kabul etmeyen bazı araştırmalar, kutsal olarak kabul edilen hayvanların (kurt, koç, kartal vb.) tabiat içinde var olan üstün yeteneklerinden ve topluma sağladığı yararlardan dolayı, toplum içinde ata olarak tanınıp, tapılmasından ziyade, saygınlık esasının ön planda olduğu bir genel anlayışı aktarırlar. Yani Türklerde koç asıl tapınılan değil, atalarının ebedi ruhunun yaşatılması için kurban edilen bir kutsal hayvan olarak ifade edilir. Bu veriler ışığında bu eserlerin salt bir mezar taşından öte zaman içinde toplum tarafından birçok değişik manaların yüklenildiği önemli eserler olarak değerlendirmek doğru olacaktır.

İslamiyet öncesi Türk topluluklarında örnekleri ile vermiş olduğumuz bu mezar geleneğinin, İslamiyet inancı içinde putlaştırma kaygısıyla günlük hayatta tasvir ve heykelin yasaklanmasına karşın, pek alışık olmayan bir şekilde Türk-İslam coğrafyasında devam etmiş olması son derece önemlidir. Özellikle XI.yüzyılda Horasan bölgesinde Türkler arasında İslam tasavvufunun önde gelen isimlerinden Hoca Ahmed Yesevi’nin temellerini attığı sufilik ekolü, toplumsal hayatta dini siyasal zeminden çekerek, insanı dine yaklaşımda özgür bırakmıştır. Bundan dolayıdır ki Müslümanlığı kabul etmiş Türkmenlerin eski inançlarını İslami değerler ile birleştirerek genel olarak daha toleransa sahip “Alevilik, Şiilik, Bektaşilik, Yesevilik” gibi inanç sistemleri ve bunlara bağlı tarikatlar içinde kendilerine daha rahat bir ortam bulmuşlardır. Bu anlayış XII. yüzyıldan itibaren Hoca Ahmed Yesevi’nin ekolüne bağlı Horosan erenleri adı altında çok sayıda dini önder tarafından Anadolu’ya taşınmıştır. Anadolu’da özellikle geniş halk kitleleri tarafından benimsenerek, bu bölgenin İslamlaşmasında önemli rol oynayan bir hareket olmuştur. Sufilerin kardeşlik anlayışında atalara, kutsal kişilere saygı geleneği kuvvetlenerek, bu kişilerin mezarlarının bilinmesi ile bu mezar ve türbelere saygıda bulunmanın önemli bir yeri ve işlevi olduğu görülür. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisi için tehdit olarak gördüğü bu dini harekete karşı özellikle şehirlerde kurmuş olduğu medrese ve benzeri dini, eğitim kurumlarıyla XV-XVI. yüzyıllardan itibaren yaymış olduğu sünni anlayış karşısında, bu sufi ekolünün kendisine daha çok kırsal alanda yaşama şansı bulmuştur. Bundan dolayıdır ki Anadolu ve Azerbaycan bölgelerinde koç ve at heykelleri genellikle kırsal alanda karşımıza çıkmaktadır. Özellikle Anadolu’daki örneklerin %46’sını bünyesinde toplayan Tunceli (Dersim) coğrafyası günümüze kadar bu geleneğin devam etmesinde, bölgede genel olarak kabul gören Alevi-İslam inancının etkisi dikkat çekidir.

Oğuz boylarının İslamiyeti kabulünden sonra da Türkmen toplulukları arasında iktisadi yapının yanında sosyal ve kültürel yapıda da koyun ve koyunculuğun önem kazandığı görülür. Özellikle kişilerin veya boy, oymakların toplum içinde yerlerinin belirtilmesinde; adlandırılmasında koç ve koyun motifinin önemli bir yeri bulunmaktadır. Bu Türkmen topluluklarının kendi aralarında XIII. yüzyıldan itibaren konfederasyonlar kurarak oluşturdukları devletlerden Karakoyunlar (1365-1469) ile Akkoyunlular’ın (1403-1508) çalışmamızın başından itibaren bahsettiğimiz koç/koyun ve at şekilli mezar taşı geleneğinin Orta Asya ve Horasan bölgesinden Anadolu’ya taşıyarak günümüze kadar süren bir kültürün devam etmesinde aracı olmuştur. Bu konuda ayrıntılı bir çalışma yapan Ertuğrul Danık, Anadolu’da bir kısmı halen mezarlıklarda institü halinde bir kısmı da resmi devlet kurumlarının bahçe ve girişlerinde ve müzelerde koruma altında toplam 258 adet koç heykelinin yanında, 30 adet at heykeli tespit etmiştir. Elde edilen verilere göre eserlerin en yoğun rastlandığı bölgeler Akkoyun ve Karakoyun Türkmenlerinin hâkimiyet sahası olarak görülen Doğu Anadolu Bölgesi’nde başta Tunceli olmak üzere sırasıyla Van, Erzincan, Erzurum, Bitlis, Muş, Ardahan, Kars, Iğdır, Hakkâri, Ağrı, Malatya illerinin yanı sıra; daha sınırlı örnekler ile Batı Anadolu bölgesinde Afyon’da; Orta Anadolu bölgesinde Ankara, Konya, Eskişehir, Nevşehir’de; Karadeniz bölgesinde Artvin, Rize, Samsun, Tokat illerinde karşımıza çıkmaktadır. Anadolu dışında ise Azerbaycan bölgesinde Bakü ve Gence Müzeleri ile Şemkir Bölgesinin eski mezarlıklarında bulunan otuz iki adet at ve koç heykelinin yanı sıra, Karabağ, Kelbeçer, Laçin, Gedebay, Ağdam, Culfa ve Nahçıvan; Kafkasya Bölgesi’nde Tiflis, Ermenistan; Kuzey İran, Kırgızistan, Kazakistan ve Kuzey Kore gibi geniş bir bölgede çeşitli örneklere rastlanmaktadır. Genel olarak Türk hâkimiyetinin görüldüğü coğrafyalarda rastladığımız bu mezar taşlarının, büyük çoğunluğu Hıristiyan dinine sahip Gürcistan ve Ermenistan’da da karşımıza çıkması dikkat çekicidir.

Orta Asya bölgesinde daha çok kurban ve ölü gömme merasimlerinin bir göstergesi olarak dikilen ve daha öncede belirttiğimiz gibi kurban taşı veya mezar taşı olarak da adlandırılan bu heykellerin, Anadolu coğrafyasında İslam kaideleri içinde bütünleşerek yeni kimlikler kazanmıştır. Kimi araştırmacılar Orta Asya’daki alp mezarlarını örnek göstererek, Anadolu’daki koç heykellerinin benzer bir amaçla herkes için dikilmeyerek, savaşta yiğitlik gösterenler ile aşiret, oymak veya boy beyleri için dikilmiş olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Bu görüşü destekleyecek somut bir örneği burada vermek yerinde olacaktır. 1795 yılında Osmanlı-İran orduları arasında meydana gelen bir savaşta, Osmanlı orduları içinde yer alan Hormek (Hurem began)Aşireti ileri gelenlerinden Mehmet Hasanhan’ın ölmesi üzerine Muş’un Varto ilçesinde bir koç mezar taşının yapıldığı bilinmektedir. Yine Iğdır’ın Karakoyun köyünde ailenin en çok sevilen oğlunun ölümü üzerine bir koç heykelinin dikildiği ifade edilmiştir. Kimi araştırmacılar bu mezar taşlarının sadece erkekler için yapıldığını söylemişlerse de, Tunceli ve Iğdır bölgesinde yaşayan halkın ölen kişinin mezarlarının üzerine erkekse koç, kadınsa koyun şeklindeki mezar taşları diktiklerini belirtilmektedir. Van Müzesi’nde yer alan küçük ölçülerde yapılmış koç ve koyun heykellerin varlığı bunların çocuklar için yapılmış olabileceğini düşündürmektedir. Günümüzde ise değişen toplumsal yapı nedeniyle daha sınırlı bir biçimde, sipariş veren herkes için bu mezar taşları yapılmaktadır.

İslam ülkelerinde tasvir ve heykel sanatında görülen yasaklamalara rağmen, bu mezar taşlarında oluşturulan, basit ve yalın bir üslupla anlatılan, figürlü ve tasvirli bir resim dilinin kullanılmasına olanak sağlamıştır. Anadolu coğrafyasında Türk–İslam dönemine ait mezar taşlarında görülen figürlü ve tasvirli süslemelerin kaynağı olarak, koç ve at şekilli mezar taşlarında olduğu gibi, Anadolu’da XIII. yüzyılda görülen “Babailik, Ahilik, Bektaşilik” gibi tarikatların etrafında toplanan Türkmen topluluklarının Anadolu’ya taşımış oldukları Orta Asya tasvirli mezar geleneğinin her yönüyle bir tarikat sanatını yaratarak, Selçuklu tasvir sanatının mana ve mahiyetini değiştirdiği gözlenmektedir.

Bu mezar taşlarının büyük çoğunlu üzerinde herhangi bir düzenlemenin yer almadığı sade örnekler olarak karşımıza çıkmakla beraber, bir kısmında ise çeşitli tasvirler ile daha sınırlı bir biçimde kitabeler yer almaktadır. Anadolu’da ve Azerbaycan’da koç ve at şekilli örneklerin dışında, şahideli ve lahid şeklinde değişik mezar taşlarında da yer alan bu düzenlemelerin, salt bir süsleme kaygısından çok, oraya defnolmuş kişinin cinsini, hayatını, mesleğini, kahramanlığını, inancını anlatan betimlemeler olarak karşımıza çıkmaktadır. Bunlardan gençliğin ve kahramanlığın sembolü olarak “atlı insan figürleri, kılıç, kalkan, hançer, bıçak, ok, yay, at, koç, tüfenk, tabanca vb.” gibi semboller erkek mezarlarında yer alırken; “kandil, terazi vb”. şekiller doğruluğun ve adaletin simgesi olarak din adamına ait mezarlarda; “iğne, sap, küskü, el” gibi figürler kadılara ait mezarlarda karşımıza çıkmaktadır. Bunun yanında “ibrik, kahve takımı ve tepsi” vb. şekiller yatan kişinin cömertliğini gösterirken; “zülfikar, güneş kursu, çarkıfelek, pençe-i ali aba” şeklindeki el şekilleri yatan kişinin Alevi inançlı olduğunu belirtmesinin yanında; Erzurum, Gürcistan ve Ermenistan’da yer alan örneklerde haç işareti bulunması mezarın Hıristiyan kökenli bir kişiye ait olduğu belirtmesi açısından ayrıca dikkat çekicidir. Azerbaycan örneklerinde sazın mezar taşı üzerinde yer alması meftunun âşıklık geleneğinden geldiğini göstermektedir. Yukarıda belirttiğimiz bu figür kompozisyonun yanı sıra daha nadir olarak bitkisel süslemeler de bulunmaktadır.

 

 

                                                                       Erdal İnan SEVİN