Diğer Yazı Başlıkları

HALLAC-I MANSUR ölümsüz eseri

​Hüseyin bin Hallac Mansur'dan Cenabı Resul Hz.Muhammed Mustafa için

yapılmış bir tanıtımdır. Bir ululaştırma ve yüceltme methiyesidir. 

Ben acizane kendi düşüncemin idrak ettiği kadarıyla bu methiyenin  yorumunu yapmak istiyorum. Himmet ceddim ulu Mansur dan olsun!                                                                                                                                                                                                 

                  

 "italik" harflerle yazılı olan kısımlar, Hüseyin bin Hallacın fikri olup, kendi 

fikirlerimi düz yazı ile yazdırmaya çalışacağım. Bu arada Kuran  

ayetleriyle örnek vermem gereken konular olabilir. Kur-an ayetlerini {} 

içinde siyah yazıyla yazmak istiyorum.

 

TAVASİN…

“Gayb nurundan bir kandil O. Bir ışıdı ve eski yerine döndü. Bütün 

kandillere üstün geldi ve sultan oldu hepsine.”

Bildiğiniz gibi kandil bir aydınlatma aracıdır. İnsanları karanlıklar 

zulmetinden kurtarıp, aydınlık nuruna eriştirmeye yarar. Ne var ki, kör 

olana ve ya kalbi Allah ve Resulün göstermiş olduğu hakikat yoluna  

kilitli olanlar için herhangi bir aydınlatma aracının zerre kadar 

faydası yoktur ve olamaz.

“Tavasin” deyimi: Ta ve Sin harflerinden alınmıştır. Kur-an’ın 

üç süresi; (Şuara, Neml, Kasas) bu harflerle başlamaktadır. Şimdi 

Kur-an diliyle bahsi geçen “Nur” sözcüğünün yazıldığı 

ayetlerine bakalım.

{Allah, iman edenlerin Veli-sidir. Onları karanlıklardan nura çıkarır. 

Küfredenlerin velisi ise Tağut-tur. Tağut yandaşlarını zulüm-atta 

çağırır. Onlar orada sonsuza kadar kalacaklardır} . (Bakara 257).

{Bu kitabı sana indirdik ki: nas-ı Allah’ın izniyle karanlıklardan, 

aydınlık nuruna çıkarasın} (14 İbrahim birinci ayet).

{Allah, göklerin ve yerin nurudur. O Nur-un misali: içinde fitili bulunan 

bir kandile benzer. Kandil bir billur cam içindedir. Kristal cam bir 

yıldız gibi parlar. Doğuya da, batıya da kıyaslanmayacak kadar bir 

varlıktır. Sanki zeytin ağacın yağıyla aydınlatır. Buna ateş 

değmeden yanar ve ışık saçar. Nur içinde nurdur O. Allah dileyeni o 

nurla kılavuzlar. O evler ki, Allah onların yükseltilmelerine, ve 

içlerinde isminin zikredilmesine izin vermiştir. Onlar sabah akşam Allah-a 

zikrediyorlar}. (24 Nur 35-36).

Gayb nuru dediği şey, Yüce Rabbimin nurudur. Hz. Muhammed, O nur-un bir 

parçasıydı. Işıdı ve içinden ayrılıp geldiği nura geri döndü, o 

bütün peygamberlerin en yücesi, en üstünüydü. O enbiyaların 

sonuncusuydu. Ancak; O nura layık olanlar, korunanlar ve şirke 

bulaşmayanlar O nurdan faydalandılar. Şirke bulaşan kimselere göre; 

“Hz. Muhammed onlar gibi bir insandı”.

Bakara, 257 ayetin dediği gibi, “Allah ancak iman edenlerin velisi olup, 

onları karanlıklardan kurtararak, Hz. Muhammed-in içinde olduğu nura  

eriştirebilir”. O peygamber ve soyuna karşı gelenler hiçbir zaman bahsi 

geçen nura erişmeyecekleri gibi, O nurun değerini de hiçbir zaman 

öğrenmiş olamazlar. O Muhammed ki, daha hiçbir şey yokken,arş ve 

kürsü  sadece bir buhar halinde iken, O ve can dostu Ali, birlikte var olup 

sema içinde dolaşmaktaydılar. Bu konuların tamamı Hakikat ehli 

olanların ilminde mevcuttur. Onun dahili olduğu nur bizzat Allah’ın 

kendi nuruydu. O’nun yer yüzüne zuhur etme şekliydi. Belli bir dönem 

aramızda yaşadı, sonradan da içinden ayrıldığı nurun içine 

katıldı. “La ilahe illallah, Muhammedü’r Resulüllah”. Cümlenin 

bize anlatmak istediği sadece bir anlamı var. O da Allah ile Resulü 

Muhammed-in birlikteliğidir, tek oluşudur.

O: aylar içinde parıldayan bir ay. Bir ay ki burcu bütün burçlardan 

üstün, sırlar feleğinde.

Hz. Muhammed her şeyiyle bütün tutum ve davranışıyla, oturup 

kalkmasıyla, konuşmasıyla, hatta yatıp uyumasıyla ve uyanık haliyle bir 

sırdı! İçinde zuhur ettiği insanlar topluluğu bu sırra akıl 

erdirmedi. Onun gücünü görmemiş olmalılar ki, başka, başka güçleri 

ona eş ortak saydılar. Oydu; iki yayın arası kadar hatta ondan da daha 

yakın: “{fekane kaabe kavseyni ev edna} (53 Necm 9).  O kendi istek ve 

arzusuna göre konuşmuyordu. Onun ağzıyla, O’nun diliyle konuşan her 

şeyi var eden Tanrıydı. Kur-an’ı: O’na bizzat Allah öğretmişti. 

Bunu içindir ki: “O makamların en üstündeki makamın sahibiydi. Onu 

Allah Kitabıyla yüceltmiştir. {Münkirler, onun nurunu söndürmek 

isteseler de Allah O’nun nurunu daima yüceltecektir}. (61/8).  Burada 

Kur-an’ın değinmek istediği nur bizzat Hz. Muhammed’in nurudur.

Hak O’na “Ümmi” dedi. Bütün keramet ve himmetleri üzerinde olduğu 

için. Haremi; dedi O’na. Kendisine verdiği nimetlerin büyüklüğü 

yüzünden. Ve Mekki olarak andı O’nu. huzurunda temkinli ve dimdik 

durduğu için. Açtı da açtı göğsünü. Alabildiğine yücelti kadrini 

ve şanını. Vacip hale getirdi emrini. Ortaya çıkardı Bedrini.

Ümmi: kelimesinin birinci derecedeki anlamı: Araplar; Arap ırkından 

olmayanlar, için “Ümmi” diyorlardı. Bana göre bu sözcüğün öz 

anlamı ise, “Bütün dinler için gönderilmiş bir peygamber olduğunu 

bildirmiştir”. Bir kere okuma yazması yok diyenlerin hiçbir tanesi 

İslam dininden sayılamaz. “Ben bilmediğim için, Yanlış söyledim”. 

demek sadece kötü niyetli ve İslam dinini kabullenmemiş olması 

yüzündedir. Çünkü; Kur-an’ın ilk inen süresi “Alak” suresidir. 

“İkre bismi rabbikelezi halak”, “Oku ismiyle O Rabbin! Ki yarattı”. 

Bundan önce yazmış olduğum “Bu din kimin”? adlı eserimde bu konuyu 

detaylı bir şekilde işleyerek, demiştim ki, Allah, Hz. Muhammed’in 

okuma yazma bilmediğini bilmiyor muydu? Ki: kendisine “Oku” diye hitap 

etmişti. Bir ikincisi şu ki; Rabbin “Ol” dedikten sonra her şeyin var 

olacağına inandığımız “Allah” oku dediğinde hiç okuma yazması 

olmayan herhangi bir kimse o anda okur yazar hale gelmez mi? görüldüğü 

gibi bu soruların hangisine olumsuz cevap verirsen, bu senin imandan yoksun 

olduğunu anlatmaktadır. Hz. Muhammed hem okur ve hem de güzel yazı 

yazmasını bilen birisi olduğu Kur-an’ın muhtelif ayet ve sürelerinden 

öğrenmekteyiz.

Hz. Muhammed’den sonra devran öylelerin eline geçti ki, bunların Sabi-i 

din görüşlerini terk etmeleri imkansızdı. Bu gibiler, peygamber için 

okuması yazması olmayan cahilin biriydi dedikleri gibi, onların asil 

amaçları: burada Cibril denilen ruhani melek-i pay ve hisse sahibi yapıp 

da Hz. Muhammed’in değerini en aşağıya çekmekti. Allah’ın bütün 

gücü, keramet, marifet ve hikmet gücü onunla birlikte olmasına mukabil, 

O’nun bütün keramet ve hikmetlerini adeta inkar etmek için bir biriyle 

yarışır hale girişmişlerdi. Onların bu gibi düşüncelerini öğrenmek 

için dikkatli bir şekilde Kur-an okumamız yeterlidir.

“Haremi” dedi ona. Buradaki haremi kelimesinin öz anlamı; “Bütün 

kötülüklerden arındırılmış, tertemiz lekesiz ve ak pak anlamınadır. 

Bir diğer anlamı ise Tanrının bütün sırları ondan saklı ve gizlidir. 

O Rabbin sırlarının hazinesidir. Cenabı Hak var olan bütün hikmetlerin 

ve nimetlerin en büyüklerini onun zatına layık görmüştür. O sadece 

Mekkeli olarak anılırdı.

Huzurunda dikkatli  ve temkinli bir şekilde dimdik durduğu için. O temiz 

bir soydan gelmişti. Onun gelmiş olduğu soyun içinde puta tapan tek bir 

insan yoktu. O, doğruluğun simgesi olan “Hanif” dinine bağlıydı. 

Rabbini bir bilerek doğruluktan ayrılmayan bir şahsiyetti. Rabbine karşı 

suçlu duruma düşmeyen kimse niçin ondan çekinsin ki. Muhammet buydu. 

Kaynaklardan öğrendiğimiz kadarıyla, “O’nun soyundan nikahsız 

evlenmiş kimse de yoktu”.

Açtı da açtı göğsünü. Oldukça yücelti kadrini vacip getirdi 

emrini. Ortaya çıkardı “Bedrini. Hz. Muhammed’in göğsünde sadece 

Allah sevgisi vardı. O Rabbinden, Rabbi O’ndan hoşnuttu. Dolayısı ile, 

onun makamını kendi makamına eşit tuttu. Vacip hale getirmek: 

“Vahdet-ül vücut” “Vacip-ül vücut” dahili oldu. Cenabı Bahri: 

“Kendi varlığını Hz Muhammed’in varlığıyla gösterdi”.

Yemane bulutları arasından fışkırdı “Nuru”. Tihame yönünden 

parladı güneşi. Kandili aydınlık aldı yücelik ve soyluluğun 

kaynağından. Verdiği haberler yalnız basiretinden. Sünnet olarak 

buyurduğu sadece yaşayış tarzındaki Hakikat ti.

Rabbin huzuruna yükseldi de ve O huzura çağrılıp götürüldü.

İyice gördü de öyle haber verdi. Nazlandı, nazlandı kendi nazını 

kendi sınırladı. Gerçek hüviyetiyle tanıyan olmadı O’nu. 

Sıddık:Müstesna. Sıddık O’na tam uydu da ondan sonra dostu oldu ki, 

aralarına başkası girmedi.

Yemane bulutları: o bölgede rahmet yağmurunun yağmasına neden oluyordu. 

Bu vesile ile bu şekilde anlatarak, yüceltilmiştir. Tihame: Mekke 

şehrinin bir başka adıdır. Hz. Muhammed’in güneş gibi parladığı 

yer anlamını dile getirmiştir. “Ol nur Tihame de açıldı. Dünyaya 

ışığı saçıldı”.

Hz. Muhammed: “Bu aydınlığı, kandilinin şulesini, yüce soyu olan 

İbrahim ve İsmail-in soyundan alıyordu. Gerek İbrahim Peygamber olsun, ve 

gerek onun soyundan gelen bütün evlatları Kur-an’ın muhtelif 

yerlerinden tam on altı kez tekrarlayarak belirtmiş olduğu “Hanif” 

dine bağlı olan kimselerdi. Ebubekr Ömer dahil, Arapların tamamına 

yakın kısmı “Sabi-i dine bağlıydılar. Hz. Muhammed’in getirmiş 

olduğu dinin sadece bir yönetim şekli vardı. O da Hakikat ilmiydi. 

O’nun yaşayış tarzında, sadece “Hakikatin” yeri vardı.

On yedi İsra süresi: Hz. Muhammed’in Ulu Rabbinin huzuruna gidişini 

bildirmektedir. Daha önce de belirttiğim gibi: şeriatın oldukça 

yücelttiği Cibril belli bir noktadan sonra; “Ben buradan ileri gelemem. 

Bir adım daha atarsam yanar kül haline gelmiş olurum”, demişti. Amma O 

Rabbin huzuruna kadar gitmişti. Birleşik bir şekilde, “Bir yayın iki 

ucu kadar, hatta ondan daha yakın”. Var eden varlığı gözüyle gördü 

de, Emin bir şekilde. Gördüklerini anlattı.

O bölgede Hz. Muhammed’i gerçek hüviyetiyle tanıyan olmadı. Sadece 

can dostu, ikrarı, O’nun yerine canını feda edercesine, hiç korkmadan 

ölüm pahasına da olsa yatağına giren, amcazadesi. Damadı, 

torunlarının babası, Abu Talip oğlu Hz. Ali O’nu tanıdı. Ve sadece 

Ali O’na uyarak, O’nun dinini ve inancını sürdü. Hz. Ali den başka 

herhangi bir kimse Muhammed’in dostu olamadı. Bazı imandan ve inançtan 

yoksun kimseler, Ebubekr bin Kuafe için “Sıddık” lakabını kulanmış 

olsalar da adı geçen bu “San-ı” Hz. Muhammed’in ölümünden sonra 

kendisine uygun görmüşler. Peygamberin hadislerini yakıp yok edenler: 

“Nasıl sadık olurlar”, bilmiyorum. Hz. Ali den başka “Sıddık” 

iddiasında bulunanlar birer yalancıdan başkası değildirler.

Onu tanımaya, tanıtmaya yeltenen arif, O’na sıfat vermede bilgisizliğe 

düşmenin ötesine geçemez. “Kendilerine kitap verdiklerimiz, O 

peygamberi kendi oğullarını tanıdıkları gibi tanırlar. Böyle iken 

aralarında bir zümre bilip durdukları halde, gerçeği gizler”.

Peygamberlik nuru yalnız onun nurundan çıkmıştır. Nurların 

aydınlığı da onun nurundandır. Nurlar içinde kıdem(ezeli olan) den 

daha parlağı, daha eskisi, daha belirgini olamaz. Ama O kerem sahibinin 

nuru müstesnadır.

Onun gayret ve niyeti diğer bütün gayret ve niyetlerin önündedir. 

Vücudu yokluktan, adı kalemden önce idi. Çünkü tüm ümmetlerden ünce 

idi O.

Ceddimiz Ulu Mansur-un Hz. Muhammet için yapmış olduğu bu yücelik, bu 

tanıma ve tanıtmaya değme alimin ilmi erişemez. Hatta onların bir 

çoğunun ilmi bunu idrak dahi etmemektedir. Ona sıfat vermekte, onu şeklen 

tarif etmekte, onun ilminden bahsetmekte, onu birisiyle kıyaslamakta 

alimlerin ilimlerinin gücü yetmiyor. Ben, biçare yukardan da izah etmeye 

çalıştım. O Rabbimin nurunun yer yüzüne intikal haliydi. Değil mi ki, 

alimler onun ilminden veya onu tanımlamaktan mahrum ve ecz içinde 

gösterilmiştir. Sabi-i inancına bağlı olan şirk ehli, onun 

varlığından veya getirmiş olduğu ilmin hakikatinden ne anlamış 

olabilirler. Çok iyi düşünmemiz gerekir. Yukarıda belirttiğim gibi, Hz. 

Ali den başka hiçbir insan oğlu onun sırrına vakıf olmamıştır.

Yüce Rab: ruhundan Meryem-e üfledi de, Ruh-ül Kuddüs İsa (AS). dünyaya 

geldi. İsa (As). bunca yararlı tutum ve davranışına karşılık kaç kişi 

kendisine iman etti. İncil içinde onların da nasıl iman ettikleri 

yazılıdır. İsa (As). kendi İncilinde: YUHANNA on dört surenin 15 - 17 

ayetlerinde şunu demektedir. [Eğer beni seviyorsanız, buyruklarımı 

tutarsınız. Ben de baba dan isteyeceğim. O size başka bir avutucu 

verecektir. Sonsuzluk boyunca sizinle birlikte kalsın diye. Dünyanın kabul 

etmediği gerçek ruhu dur O. Dünya O’nu kabul edemez. Çünkü O’nu 

görmez de, tanımaz da. Ama siz O’nu tanırsınız. Çünkü O sizinle 

kalıyor ve içinizden olacaktır].

İsa (As). bu sözleri söylediği zaman etrafında yaşayan topluluk sözde 

Allah’a iman etmişti. On iki havariler, sözde İsa-in en sadık 

yarenleriydi. Hepsi dağıldı. Aralarında bazıları ise kendilerini inkar 

ettiler.

Kur-an 2 Bakara 146 ayetin dediği gibi, “O peygamberi kendi öz 

oğullarını tanıdıkları gibi tanıyorlar” ne var ki: O inkarcıların 

boynuna bir gün lanet halkası inecektir. Hz. Muhammed’in peygamberliğini 

sadece Araplar inkar etmediler. Öz oğullarının varlığından bilgi 

sahibi olan bir çok Yahudi ve Hıristiyan din öncüleri de O’nu inkar 

etmek için adeta bir birleriyle sözleştiler. Çünkü: Hz. Muhammed’in 

getirmiş olduğu dinin hakikatinde onlarında menfaatleri zedelenirdi.

Kur-an’ın Arap kavmi hakkında ileri sürdüğü fikri şu şekildedir.

{Eğer biz onlara melekleri indirmiş olsaydık, ölüler kendileriyle 

konuşsaydı ve her şeyi toplayıp karşılarına dikseydik, Allah’ın 

dilemesi dışında yine de iman edecek değillerdi… onların ekserisi bu 

hakikatin cahilidirler, bilmiyorlar} (6/111).

Peygamberlik nuru Hz. Muhammed’in nurundan çıkmıştır. Hz. 

Muhammed’in geleceği olmamış olsaydı, yeryüzüne hiçbir peygamber 

gelemezdi. Güneş, Ay ve yıldızların nuru da O’nun nurundan 

alınmıştır. Yerde ve gökte herhangi bir aydınlatma yok iken O’nun 

nuru vardı. Çünkü, O nurun kaynağı bizleri var eden, yüce Rabbin 

nuruydu. Bunu münkir ve münafıklar idrak etmezler ama ne yapalım işin 

gerçek yanı budur.

Allah’ın dinini yayması hususunda O’nun gayreti ve göstermiş olduğu 

çapa, bütün peygamberlerin göstermiş oldukları gayretlerinden çok 

üstündü. Ne var ki: kalbi münkirlikle kilitli olanlar sürekli şunu 

ileri sürmüşlerdi:

{Biz atalarımızı bir ümmet olarak bir din üzerinde bulduk. Bizde 

onların şeriatlarını takip ederek, kurtuluşa ereriz} demişler. 

(43/22-24).

Bu gün dahi insanların din olarak uyguladıkları bütün ibadet ve inanç 

şekli cahiliyye Arap dönemi inançlarının bir aynısıdır.

Hüseyin bin Hallaç, burada ileri sürdüğü fikirlerine devamla diyor ki:

Bu sıfatların sahibinden daha rahim, (merhametli) daha Rauf (şefkatli), 

daha coşkulu, daha arif, daha lütufkar, daha insaflı hiçbir yerde 

bulunamaz. Ne ufuklarda ne de ufukların üstünde ne de altında.

Varlıkların efendisidir O. O ki ismi Ahmet, sıfatı Evhad, (biricik) 

kişiliği evced, (vecd sahibi) niteliği emced, (cömertlik ve asalet 

sahibi) emri evked, (sözü pekiştirilmiş) gayreti efred, (tek ve eşsiz) 

ne kadar saf ve berrak. Ne kadar keskin görüşlü, ne kadar aydınlık, ne 

kadar yüce, ne kadar basiretli.

O ölmez; O hep yaşar! Olduğu gibi durur hep. Olaylardan da önce var idi 

O. Şeylerden de önce. Kainatlardan, varlıklardan önce bilinmekte idi O.

O hep var olacaktır. Renklerden önce anılıyordu O. Cevherlerden önce 

dillerde idi! Önceden önce vardı O. Sonradan sonra da kalacaktır.

Bu bölümde okuduğumuz bütün vasıflar, alemleri yaratan Tanrıya ait 

olup, Hz. Muhammed’in kişiliğinden ve varlığından bulunmaktaydı. Bu 

da, O’nun Allah’ın nuruyla ne kadar iç içe olduğunun bir kanıtı ve

göstergesiydi O ölmez hep var olacaktır: sözüne gelince, gerçekten Hz. 

Muhammed için öldü diyenler büyük bir hata işlemiş olurlar. O her 

zaman diri olup bizleri gözetmektedir. O Allah’ın bir veli nebisidir. 

Allah’ın veli kulları için ölü demek dinden, bilhassa İslam dininden 

yoksun sayılır.

Cevheri safi, kelamı nebevi, (peygamber lisanı) ilmi Alevi, konuşması 

Arabi, soyuna gelince, ne doğulu ne de batılıdır O. Cinsi ebevi, 

(ataerkil yiğit ) arkadaşı ümmi, rızık kaygısıyla oyalanmaz. Yiyip 

içme telaşından kaygısından kurtarandır O.

Burada yazar Hz. Muhammed’in en doğru ve gizli kalmış yönlerini bize 

bildirmektedir. Gevheri safi, her türlü kötülükten ve çirkeflikten 

arıdır O. Harama bulaşmamış, zinaya bulaşmamış, İbrahim Peygamberden 

O’na ve torunlarına gelinceye kadar, hiçbir tanesi putlara 

tapmamıştır. Nikahsız evlenmemiştir. Müşriklerle dahi evlenmemiştir. 

Konuştuğu dile gelince, Arapça ağırlıklı, İbrani dili dır. 

ağzından kırıcı söz çıkmamıştır. Küfür söz çıkmamıştır. 

Bunun içindir ki, yazar “kelamı peygamberlere yakışır bir hitap 

şeklidir”, der.

İlmi ALEVİ; sözüne gelince, Hz. Muhammed’in dini Alevidir. Bu Alevi 

ilmine gelince Kur-an bunu “Hanif dini” olarak bildirmiştir. Hz. 

Muhammet, sık, sık tekrarlayarak, iftiharla atası İbrahim’in dininden 

olduğunu ileri sürmektedir. Hanif dinin temel ana ilkeleri: “Bilgi, 

doğruluk ve temizliktir. Yan şartları da vardır. bunları şu şekilde 

sıralaya biliriz. Şirkten uzak kalacaksın Allah’a veya, başka 

birilerine verdiğin söze kesinlikle bağlı kalacaksın. Anne ve babaya, 

çocuklarına, büyüklerine, yakın uzak akrabalarına, kapı komşuna , ve 

yabancı olsa dahi, bütün insan oğluna iyi davranacaksın. Özetle 

söylememiz gerekirse, “Var olan kamu nesne senden emin olmalıdır”. 

Bunlar İslam olmanın şartlarıdır. Bunun haricinde, oruç, namaz, hac, 

zekat, vs. bunların tamamı nafile ibadetlerdir. Bu ibadetler kişiyi 

kötülüklerden arındıra bilirse iyidir. Arındırmazsa cehenneme 

sürükleme yolu olmuş olacaktır.

Yukarıdaki yazıdan da anlaşılacağı gibi, Hz. Muhammed’in soyuna 

gelince, bunu her zaman ve her yerde izah etmişimdir. O; Muazzez ve mukaddes 

zat: katiyetle Arap ırkından değildir. Arabistan, onun yurdu da değildir. 

o ne doğulu ne de batılı sayılamaz. Onun ırkına gelince: “Anaerkil” 

Tanrı soyundandır. Onu Arap sayanların tamamı, ya zır cahildir, yahut 

inkarcı bir müşriktir. Yukarıda belirttiğim gibi, Araplar, kendi 

soyundan olmayanlar için ümmi veya Mevali “yanı çobanlar” demişler. 

Arkadaşı da ümmi olduğuna göre, burada Ali den bahsetmek istemiştir. 

Gerçekten de her ikisinde rızıktan yana bir kaygıları yoktu.

Gözler yalnız onun işaretiyle görür. Gönüllerdeki sırlar, saklılar 

onun aracılığı ile bilinir. Onu konuşturan haktan başkası değil. 

Deliller onu doğrular.zaten O hem delildir hem medlül. (delilin 

gösterdiği kanıtlar). Hak onu alabildiğine serbest bırakmıştır.

Gözler ancak onun isteğiyle kendisini görebilir. Hz. Muhammet, çok 

büyük hikmetler sahibi bir kişiliğe sahipti. Ömer bin Hatab, diyor ki; 

öyle her isteyen istediği zaman kendisini görmüyordu. Ömer bin Hatab in 

sözleri için bakınız,, genişletilmiş Kur-an, Tahrim suresi yorum 

kısmına. Veysel Karan-i: yanına giden insanlardan soruyor. “Sen Hz. 

Muhammed-i gördün mü”? sorusuna gördüm diyerek cevap veren bir çok 

insanı yalancılıkla suçlayarak diyor ki: “Ben bir sefer gördüm, 

“ayağı yerde başı göklerdeydi”. Onu gören gözler, ancak Muhammed 

Resulün hikmetiyle kendisini görmüştür. O kimin gönlünden ne varsa, 

kendi hikmetiyle bilen biriydi. Çünkü o Rabbin bir parçasıydı.

Hz. Muhammet din olarak bazı ilmi bilgiler ileri sürmüştü. Bunlar 

Kur-an ayetleri ve hadis ismi altında yazılarak bildirilen sözlerdir. O, 

son derece doğru bir yol üzerindeydi. Onun üzerinde olduğu doğruluk 

yolu, bizatihi Allah’ın üzerinde bulunduğu doğruluk yoluydu. Gerek ayet 

olsun ve gerekse hadis. Hz. Muhammed kendi başına tekbir kelime veya harf 

söylemiş değildi. onu konuşturan alemlerin Rabbi olan Allah’tır.

{O; kuruntudan keyfinden konuşmuyor. İndirilmiş bir vahiyden başkası 

değildir. kuvvetleri çok müthiş olan, (Allah) belletip öğreti onu }.    

   ( 53 Necm, 3-5).  { Eğer bazı lafları bizim sözlerimiz diye ortaya 

sürseydi. Yemin olsun onun sağ elini koparırdık}. (69 Hakka 44-45).

Buna benzer birçok yerde, Allah ve Resulü Muhammed’in birlikteliğine 

değinmişken, gerek Kur-an ayetleri olsun ve gerekse hadisler olsun, 

bunların tamamı kutsaldır. Bunları yok ederek zarar verenler hakkında, 2 

Bakara 159 ve 161-162 ayetleri indirilmiştir.

Dertler, ihtiyaçlar, ıstıraplar ve emellerle bağlı göğüsten ilahi 

sesi yükselten O’dur. Ezeli kelamı getiren de O’dur. Uydurulmayan, 

mahluk eli değmemiş kelamı.

Odur Hakka tam varan: Hiç ayrılmayan. Aklın kavradığı şeyleri aşan, 

haber getiren “son” dan, sonlardan ve sonun sonlarından.

Bulutları ve sisleri kaldırıp Beyti Haram-ı gösterdi. O tamam, O 

hümam: O yiğit kahraman. Putların parçalanmasını O’dur buyuran. Odur 

yeryüzündeki varlıklar kadar yıldızlara da peygamber olan.

Üstünde tüllenen (gölge yapan) bulut; altında, parlayan şimşek. Bir 

şimşek ki çakar, yağdırır, her yanı ürüne boğar; meyvalandırır.

Dertler ve ihtiyaçlar, ıstıraplar, ancak O’nun adını anarak yapılan 

zikirlerle tatmin olup, sakinleşir. Ezeli söz sahibi O’dur. Onun 

fikirlerine, ve getirmiş olduğu hakikat ilmine mahluk eli değmemiştir. 

Saptırılmamış Kur-an ilmi Allah ile Resulü Muhammet arasında geçen bir 

konuşma şeklidir. Bütün peygamberler içinde sadece Hz. Muhammed’dir 

Hakka tam varan. Hatta bir olan birlikte yaşayan. 69 Hakka suresi 51 ayeti 

bizzat Hz. Muhammet ve onun Hakikat yolunu takip edenlerin Hakka yakın 

olduğunu bildirmiştir. 102 Tekasür suresi 5, 7 ayetleri de Hz. Muhammet ve 

kendisine tam bağlı olanların durumlarını bildirmiştir. 53 Necm, 2-18 

ayetleri de Onların birlikteliğini anlatıyor. Odur eksiksiz ilim ve bilgi 

sahibi olan. Odur şimşek O’dur yağmur. Hümam: yüksek himmet sahibi 

olan. O emir buyurdu, Ali bütün putları parçaladı. O sadece yerdeki 

varlıkların değil gökteki bütün varlıkların da peygamberi sayılır.

Bütün ilimler O’nun ilminden bir damla, bütün hikmetler O’nun 

ırmağından bir avuç. Ve zamanlar O’nun zamanından bir saat.

Hak O’nun la belirginleşti. Hakikat ancak O’nun la vücut bulur. 

Doğruluk ve yumuşaklık O’nun la gerçekleşir.

O Allah’a kavuşmada ilk; peygamberlikte son. Gerçeğin özü, O. Hak 

bilgisinin beliren yüzü O. Ne bir bilgin O’nun ilmine ulaşa bildi ne bir 

filozof, kavrayışına.

Hak O’nu yaratılmışlara teslim etmemiştir. Çünkü; O, O dur. O bir 

“O O’dur”. Çünkü O, O’dur. Nasıldır O? O O’dur. İşte O 

O’dur. Ben oyum ve O O’dur.

Ne Muhammed’in “Mim”inde bir kimse çıktı. Ne O’nun “Ha”sına. 

Bir giren oldu. Onun HA sı, ikici bir MİM, DAL ise, başlangıcının 

Mim-i. Dal devamının, mim mahallinin Ha da halinin sembolü. Ve Hali de  

ikinci Mim.

Yukarıda ki metin öz Türkçe olup, fazla bir yoruma gerek görmüyorum. 

Sadece bundan önce yazmış olduğum “Bu din kimin? Eserimde kısmen de 

olsa bu harflerin anlamlarını belirterek, şeriat ehlinin inkarına karşı 

gelmiştim. Burada Kur-an’ın içindeki bazı kelimelerin anlamını 

açıklamaya kalkışırsam. Her halde ki; ömrüm yetmeyecektir. “Al-i 

İmran” Musa ve soyundan ziyade Muhammet ve soyu için inzal olmuş bir 

suredir.

Şu bir gerçektir ki, bütün dünya ilimleri Hz. Muhammed’in ilminde 

sadece bir damla gibidir. bütün keramet ve mucizeler, O’nun keramet ve 

mucizeleri karşısında, ırmaktan alınmış bir avuç su gibidir. Hak: 

“Tanrı” O’nun la belirginleşti. Aşina oldu. Onun dini görüşü ve 

ilmi sadece Hakikat-ti. Yumuşak söz ve halimlik onunla meydana geldi. 

Dünya malına zerre kadar değer vermemişti. “Benim fakirliğim fahrım 

(iftihar) dır” demişti.

Yazının son bölümü “Vahdet-ül Vücut” tarifidir. Gerçekten de 

Allah Muhammed la belirginleşti. Onlar her zaman birlik ve beraberlik 

içindeydiler. Onların arasına her hangi bir aracı girmedi. Ne Cebrail, ne 

de Mikail Azrail İsrafil. Muhammet ile Allah’ın birlikteliği ezeli 

ebediydi. Onların birlikteliğine bir ilk veya son düşünülemez. Bunun 

içindir ki: hallaç diyor ki: “Ne bir bilgin O’nun ilmine ulaşa bildi 

ne bir filozof O’nun kavrayışını kavraya bildi.

Hak onun sözlerini ortaya çıkardı, alametlerini açıkça gösterdi. 

Yaydı burhanını, indirdi Furkan  ini, serbest bıraktı 

lisanını,parıldattı cinasını, (bahçelerini) aciz kodu akranını. 

Güçlendirdi bünyanını (binasını) yücelti de yücelti şanını.

Onun meydanlarından kaçarsan nereye varır yolun. Yoktur başka delil. 

Dikkat et ey alil (hasta) filozofların hikmetleri  onun hikmeti yanında kum 

tümseği gibi zelil. (alçak, hor, hakir).

Cenabı Bahri, Hz. Muhammed’in sözlerini ortaya çıkardı. Kur-an 

başından sonuna kadar O Resulün ağzından çıkan kelimelerdir. Tanrı 

Kur-an’ı O’nun kalbine işletti. O’nun diliyle bize bildirdi. Kur-an 

Allah ve resulü Muhammed’in kelamıdır. Allah; resulü Muhammed ile 

kelime, kelime konuştu. O da bunu yazıya dökerek bize bıraktı. O’na 

şükran ve minnetlerimiz her zaman  içindir. Bizi bize bildiren o zatlara 

minnettarız.

Cenabı Hak senden hoşnuttur ey Hüseyin Bin Hallaç. Dünyanın 

kuruluşundan, sonsuza varıncaya kadar, herhangi bir zat çıkmayacak ki; 

Hz. Muhammed’i yücelttiğin kadar, yüceltmeyi bilsin. Gerçekten de 

ondaki ilim, Tanrısal bir ilimdi. O’nun ilminden başka bütün ilimler, 

okyanuslardan bir damla kadardı. Ondaki hikmetlerin derecesini ancak O’nun 

soyunda olan biri bu kadar açık ve doğru bir şekilde anlatma kabiliyetine 

sahip olabilir.

Ey Hüseyin bin Hüseyin Hallaç, sen O’sun ben de O’yum. O bende 

yaşıyor. Bensiz değil. O’nun sadece bir makamı, bir mekanı vardır. O 

da benim bedenimdir. Kanımın her damlası, vücudumda ki her hücre, göz 

nurum, aklım mantığım ve bütün varlığım onun varlığıdır. Ben 

Onsuz, O bensiz olamaz.

Ey Hüseyin Bin Hüseyin Hallaç-ı Mansur. Bin Zeyd-i şehit, bin Zeynel 

Aba, bin İmam Hüseyin, Bin Fatime ve Ali. Allah’a hamd olsun ki: Sizin 

gibi evliya ve velilerimiz vardır. Sizin varlığınız sayesinde, biz de 

varız.

Ben inanıyorum ki, en az sizin kadar, Hz. Muhammed’in değerini bilen 

evlatları ( On iki İmam’lar ) vardı. Ne var ki, hayadan yoksun o 

kavimler, onların bütün görüşlerini yok etmişlerdir. Günümüzde dahi 

bir çok değerli eser örümcek kafalılar tarafından saklı 

tutulmaktadır. Bunların başında, İmam Cafer-i Sadık’ın yazmış 

olduğu eserleri gelir. Ne var ki; Sünnilikten zerre kadar farkları olmayan 

İran Şiileri, bahsi geçen eserleri gözden ve gönüllerden uzak 

müzelerde saklı tutmadadırlar.

          AYDIN  SEVİN